Geçen hafta bayram tatilinde Paris'teydik. Her zamanki gibi çok güzeldi, çok şık bir şehir Paris, hem düzenli hem farklı hem de sizi hep şaşırtacak bişey çıkıyor karşınıza :)
Bu gezimizde şehrin parlayan yıldızı Le Marais'te kaldık. Le Marais için İstanbul'un Karaköy'ü diyebilirim. Her köşe başında tarz kafelere rastladağınız, bolca sanat galerisi olması sebebiyle şehrin ressamlarını, müzisyenlerini ve gençlerini kendine çeken keyifli ve canlı bir semt.
Kısa bir girişten sonra biraz da bu yazının tatlı kahramanı Boot Cafe'den bahsetmek istiyorum. Tesadüfen başka bir Paris'li blogger'ın instagram postunda görüp çok beğenmiştim bu tatlı kafeyi.
İnanmayacaksınız ama sadece 4 m2'den oluşan, içinde 2 dışında 1 olmak üzere toplam 3 masaya sahip, adından da anlaşılacağı gibi ayakkabı kutusu kadar mini minnacık bir kafe. Ama kahvenin lezzeti dev gibi! Hele banana bread'i (muzlu kek) bir ef-sa-ne!
Sonradan araştırdım ve öğrendim ki kafe 2014 yılında, Amerikalı/Fransız çift tarafından açılmış.
Mekanın ismi Boot Cafe ama niye tabelası "Cordonnerie" yazıyor diye sorarsanız. Bu minik dükkan eskiden bir ayakkabı tarmicisi (Fransızca'da cordonnerie* demek) iken özüne sadık kalarak ve dış cephesi değiştirilmeyerek yenilenmiş.
Kalabalık gruplar için çok elverişli olmasa da, içerdeki masalardan birinde oturup bir kahve molası vermenizi tavsiye ederim. Kahveleri çok lezzetli, baristaları çok başarılı.
Boot Cafe harita linki için tıklayın.
Happy Happy
20 Ağustos 2015 Perşembe
Zamanı durduran Toskana Kasabaları
İtalya’ya gitmek için her zaman iyi bir bahanem vardır, ama Toskana’ya âşık
oluşum 3 sene önce izlediğim, başrolünde
Diane Lane’in oynadığı “Under the Tuscan Sun” filmiyle başladı. Gitmeden yaptığım araştırmalar, okuduğum gezi
yorumları ve fotoğraf blogları hayal dünyamın film setini oluşturmuştu aslında.
Yani ben öyle sanıyormuşum meğer! Toskana tüm hazırlıklarıma rağmen beni
şaşırtmayı ve zaman durmuş da içinde “sadece ben” hareket ediyormuşum hissini
yaratmayı başardı.
Hadi gelin şimdi minik bir bavul ve bir o kadar minik
Vespa’mızla Toskana’yı keşfe çıkalım!
Grevi in Chianti
Dünyaca ünlü Chianti şaraplarının başkenti bu şirin kasaba. Kasabanın
merkezi neresi diye sorduğunuzda, eski ama klasik kasap dükkânları,
şarküteriler, şarapçılar ve peynircilerle
donatılmış bir oval meydanda buluyorsunuz kendinizi. Tüm ara sokakları bu
meydana açılan Grevi Chianti’nin, her
sokağında sanki anneannenizin evindeki guguklu duvar saatine bakar gibi dalıp
gidiyorsunuz. Bu kadar bozulmamış ve
‘yavaş’ bir kasabada geçirdiğim birkaç saatin sarhoşluğunu daha da arttırmak şart. O halde bir şarap tadımı için hemen Le Cantina’daki nefis Chianti şaraplarına bırakıyorum
kendimi. (Bilmeyenlere not: Ünlü üzüm bağları, Chianti Classico olarak sınıflandırılan üzümler siyah horozlu etiketten tanınıyor.)
Antica Macelleria Cecchini; kasabanın bir diğer dünya markası. Bir et sevdalısı kasap Dario Cecchini’nin dillere destan restoranı. Yediğiniz etin tadını bir süre unutmayacağınıza eminim!
Monteriggioni
Grevi in Chianti’nin 35 km ötesinde, çok iyi korunmuş mini
minnacık bir orta çağ köyü Monteriggioni. Köyün etrafı yüksek surlarla çevrili.
Girişteki büyük otoparka aracınızı park edip, 20 dakikada içinde tüm kasabayı
gezebiliyorsunuz. O kadar küçük ki; kasabada hediyelik eşya, şarap, zeytinyağı
satan butik dükkanlar ve birkaç kafe var sadece. 13 yy.’dan beri korunmuş
tarihi dokusu yüzümde bir gülümsemeyle bir sonraki köye uğurluyor beni.
Montepulciano
Montepulciano, bu kasabalar içinde en bilineni
ve turistlerin to do list’inde yer alan popüler olanı. Ayrıca en yüksek rakıma
sahip olanıymış, bunu kasabayı gezerken çıktığımız dik yokuşlar ve ara sokak
merdivenlerine tırmanarak deneyimlemiş oldum. J
Montepulciano’nun bu kadar tanınmış olmasını
sağlayan diğer iki şey: “pici” isimli makarnası (erişteden biraz daha kalın ve spagetti
gibi uzun bir yapıya sahip) ve dünyaca ünlü “Vino
Nobile” kırmızı şarapları. Tabii ki her iki lezzet de sırt çantamdaki
yerini aldı, ama benim aklımda kalan en tatlı yer Caffe Poliziano oldu. En az Montepulciano kadar eski bu kafe, nefes kesen Toskana manzarası,
tarih kokan dekorasyonuyla, kasabadaki gezinize bir es verip gününüzü bir
espressoyla taçlandırmayı hak ediyor.
Pienza
Montepulciano’dan sadece 20 dakika uzaklıkta şirin
bir kasaba Pienza.
Kasabada bizden başka turist olmamasında mı,
yoksa güneşi bir kadeh blushla Pienza’da batırdığımdan mı bilmem benim favorim oldu
kendisi.
Duomo meydanı ve
hemen yanındaki saray Palazzo Piccolomini kasabanın merkezi
olarak kabul ediliyor.
İki kişinin yan yana zor yürüdüğü dar
sokakları, evlerin önüne park edilmiş bisikletleri, balkonlardan sarkan
rengarenk çiçekleri, pötikareli masa örtüleriyle akşam yemeğine hazırlanan
şirin İtalyan restoranları… Toskana’da geçirdiğim son saatlere yakışır görkemli
bir kapanışla uğurladı beni Pienza.
“Bu bir veda değil, kısa bir ayrılık”
sözleriyle avutarak ayrılıyorum buralardan. Çünkü yeniden gelip gezilecek daha
nice Toskana köyü, sokaklarında kaybolunacak daha çok kasaba var notlarımda!
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Portofino
Nice’den Genova’ya doğru başlayan tren yolculuğumuzla tatilimizin İtalya ayağı başlamamış oldu! Genova'da araba kiraladık ve bundan sonra yazacağım tüm yerleri arabayla dolaştık.
İlk durağımız bir önceki minik yazımda yazdığım Camogli’ydi hatırlarsınız, sonra rotamızı o çok meşhur, dillere destan İtalyan kasabası Portofino’ya çevirdik.

Eskiden balıkçı köyü olan Portofino, bugün dükkanlarında ünlü
markalara, limanında lüks yatlara ev sahipliği yapıyor. Liman bu dükkânlardan
başka çeşitli turistik cafe ve restoranlarla dolu. Portofino, her zaman İtalya’nın en rağbet
gören, en sosyetik ve en pahalı tatil beldelerinden biri olmuş. 1959 yılında
Vittorio Palentieri'nin ünlü "I found my love in Portofino" şarkısı
ile adını tüm dünyaya duyurmuş.
Kasaba sıkı koruma altında ve inşaat yasağı bulunuyor. Mevcut binalar
da, estetiği muhafaza etmek adına sürekli renove ediliyor. Durum bu olunca
kasabanın merkezinde sadece 3 adet otel bulunuyor. Onların da fiyatları oldukça
yüksek. Dolayısıyla turistler buraya günübirlik gelmeyi tercih ediyorlar. Zaten
kasaba o kadar küçük ki günübirlik gelip görmek de yeterli oluyor kesinlikle.
Portofino'nun olmazsa olmazları:
-Kaleye çıkıp
muhteşem Portofino manzarasını görmelisiniz.(Castle Brown hergün
10:00-19:00 arası ziyaretçilere açık. Girişi 5 Euro.)
-Lüks dükkânlarını gezin.
-Denize girmek için Otel Hotel Paraggi'nin plajını tercih edin derim. Tam ama tam bir cennet! Veya limandan kalkan tekneler ile bir sonraki koy olan St. Fruttuoso'ya gidebilirsiniz.
-Sahildeki restoranlarda/kafelerde keyif yapın.
-Sahildeki restoranlarda/kafelerde keyif yapın.
Aslında turistik ve meşhur yerleri ziyaret etmekten çok keyif aldığım söylenemez. Portofino’yu görmeden de düşüncelerim bu yöndeydi ama ne kadar popüler olursa olsun, adına şarkı yazılacak kadar nefis tatlı bir kasabaymış!!
Etiketler:
Castle Brown
,
İtalya tatili
,
Paraggi
,
Portofino
Camogli
Mini minnacık bir
İtalyan kasabası Camogli.
Asıl amacımız
Portofino’yu görmekti aslında ama daha önce bu bölgeye gelen arkadaşlarımız
Camogli’yi tavsiye edince biz de uğramak istedik bu şirin kasabaya. Üstelik Portofino'ya sadece 15 km uzaklıkta.
Bu küçük kasabada
kendinizi huzur içinde ve dünyadan soyutlanmış hissediyorsunuz.
Sahil boyunca
uzanan çarşısını gezin, plajında denize girin ve sahile inen dar sokaklarında
dolaşın...
Sadece 2-3 saat
kasabayı boydan boya gezip bitirmeniz için yeterli. Çok sevdim ben
Camogli’yi!
Etiketler:
Camogli
,
İtalya tatili
,
Portofino
30 Temmuz 2015 Perşembe
Nice!
Yaz rehaveti üzerime fena çöktü ve heyecanlarla başladığım blog macerasını biraz boşladım :(
Yaz demek hepimiz için gezmek demek, deniz demek... Biz bu tatilde gezmeyi ve denizi biraz birleştirerek hayallerimizin tatilini gerçekleştirdik.
Tatilimizin ilk durağı yazımın konusunda da anlaşılacağa üzere Nice!
Açıkçası Nice beklentilerimin çok üzerinde karşıladı beni. Eski Nice'in rengarenk sokakları, şehrin eski ama canlı atmosferi, nefis yemekleri, sahilleri...
Biraz Nice'den bahsetmek gerekirse;
Fransız Rivierası Cote d’Azur’un başkenti olan Nice, Fransa’nın en büyük 5.şehri.
Klasik bir Avrupa şehrinin sahip olacağı yapıları, meydanları, caddeleri barındırıyor. Bunun yanı sıra şehrin içinde 15 büyük plaj var. Denize girmek isteyenler için özel veya halk plajları seçenekler arasında... Bu plajları bünyesine alan ve palmiyelerin sıralandığı 7 km uzunluğundaki Promenade des Anglais’de (İngiliz Gezinti Yolu) yürümek Nice'te yaşanlar için bir gelenek.
Nice'in sahillerinde kum yok, ince çakıl taşları var ama denizi çok berrak ve temiz. Biz 1 günümüzü otelimizin anlaşmalı olduğu "Ruhl plage" da geçirdik ve çok memnun kaldık.
Denize girmek dışında Nice'de ne yapılır diye sorarsanız, benim aklıma ilk gelenler;
-Eski Nice; (Vieux Nice)'in sokaklarında fotoğraf makinanınızla kaybolabilirsiniz mesela...Bu sokaklarda çok güzel mağazalar, galeri gibi duran dondurmacılar, kahve ve pastalarına karşı konulamayacak kafeler, sizi deliye çevirecek güzellikte oyuncakçılar ve aksesuarlar var. Buradaki binalar, evler apartmanlar, panjurlar, panjurlardan sarkan rengarenk çiçekler ve sokak lambaları öyle güzel ki havaya bakarak hayran hayran geziyorsunuz bu sokakları. Fenocchio; bu sokaklarda sizi mutlu edecek enfes dondurmacı...
-Colline du Chateau Nice (Nice Kalesi); tepeye hakim bu kalenin şelalesi, doğal güzelliği, yeşili ve muhteşem deniz ile şehir manzarası şahane duygular yaşatıyor insana. Fransız rivierasının bir kısmını fotoğraflamak ve Nice'i bir de kuşbakışı görmek için gidilmesi gerekiyor bence...
-Place Massena; yeni şehir bölgesinin en büyük meydanı. Nice'nin en önemli ana arterlerinin kesişim noktası.
-Cathedrale St. Nicholas; Rus mimarisi ile zamanında bu bölgede yaşayan Ruslar için yapılmış, Rusya’nın dışında bulunan en büyük Rus Ortodoks Katedrali.
-Cours Saleya; Eski Nice'in sokaklarında dolaşırken karşınıza çıkan Dünya’nın en meşhur çiçek ve renkli antika pazarı burası.
-Avenue Jean Medecin; alışveriş için en uygun cadde. Oldukça geniş ve karşılıklı mağazaların bulunduğu, trafiğe kapalı ve hemen garın sol tarafından başlayıp eski şehir merkezine inen bir cadde.
Nice gidip yemeden dönmeyin diyeceğim bazı güzellikler var tabiki;
-Şehrin adını verdiği gerçek bir "Salade Niçoise" yemeden dönmeyin.
-Socca ise benim favori lezzetim.
-Yine Nice'e özgü tatlardan bir sandviç çeşidi olan "Pan Bagnat"ı da deneyebilirsiniz...
-Maison-Auer: Place Massena’ya çok şeker bir çikolatacı dükkanı. Ben bayıldım!
-La Voglia: ortalama bir pizza, makarna, şarap gecesi yapmak istiyorum derseniz. Beklentilerinizi karşılayacak bir İtalyan restoranı kendisi.
-Boccaccio: Şık bir balık restoranı... Hayatımdaki en ama en iyi Paella'yı burada yedim diyebilirim.
Bir sonraki yazım İtalya'nın incileri "Cinque Terre"de görüşmek üzere...
24 Haziran 2015 Çarşamba
Tüm zamanların en güzel ve en özel yeri Bozcaada...
Benim (bizim) için yeri hep ayrı, her gidişimizde farklı bir yerine hayran kalıyoruz. 5 senedir aksatmadan ziyaret ettiğimiz Bozcaada'ya 3 güncük minnak bi tatil planı yaptık.
Amacımız sezon açılmadan, Ramazan'ın da etkisiyle sakin olan adamızın tadını çıkarmaktı.
Öyle de oldu :)
Bu sefer bir değişiklik yapıp, ada merkezindeki butik otellerde değil, adanın birazcık dışında kalan bir bağevinde konakladık. İsmi Patiska Bağevi.
Mis gibi bir bahçede, horozlar, köpekler, ördekler eşliğinde harika bir kahvaltı sizi bekliyor. Patiska'nın kahvaltısı gerçekten çok güzel, bahçesinde yetişen nefis domatesler biberler salatalıkları yemeye doyamıyorsunuz....
Buz gibi denizi saymazsak Bozcaada yine kendine hayran bıraktı bizi...
Aslında o kadar çok şey var ki ama çok soruldugu icin bu yazıma da yazmak istedim. Adada yapmadan dönmeyin diyeceğim şeyler:
-Ayazma'da denize girin,
-Adanın, Akvaryum, Habbele, Tuzburun gibi bakir koylarını görün.
-Çınaraltında oturup günün yorgunluğunu bir türk kahvesi içerek atın,
-Gün batımını mutlaka yel değirmenlerinin olduğu tepede izleyin,
-Ada Cafe'de adaya özgü bir tat olan gelincik şerbeti için,
-Çiçek Pastanesinin nefis kurabiyelerinden tadın,
-Bozcaada'nın sokaklarında fotoğraf makinenizle dolaşın.
-Ayazma'da denize girin,
-Adanın, Akvaryum, Habbele, Tuzburun gibi bakir koylarını görün.
-Çınaraltında oturup günün yorgunluğunu bir türk kahvesi içerek atın,
-Gün batımını mutlaka yel değirmenlerinin olduğu tepede izleyin,
-Ada Cafe'de adaya özgü bir tat olan gelincik şerbeti için,
-Çiçek Pastanesinin nefis kurabiyelerinden tadın,
-Bozcaada'nın sokaklarında fotoğraf makinenizle dolaşın.
15 Mayıs 2015 Cuma
Safranbolu
Bir heyecanla her hafta bir post yazacağım diye açtığım bloguma bir bakmışım uğramaz olmuşum :(
Araya giren minik tatiller ve yoğun iş temposundan dolayı istemeden bir ara verdim, ama bunu alışkanlık haline getirmemek gerek!
Güzel bir hafta sonuna başlarken size güzel bir Safranbolu yazısı yazayım dedim!
Doğduğum ve büyüdüğüm şehir olduğundan mıdır bilmem, ben Safranbolu'da huzur depoluyorum. Ara ara minik minik kaçamaklar yapıp ailemle ve sevdiklerimle İstanbul'un karmaşasından uzaklaşmak bizim için en büyük motivasyon sanırım.
Kısaca biraz tarihi bilgi vermek gerekirse;
Müze kent "Safranbolu", Batı Karadeniz bölgesinde Karabük iline bağlı, birbirinden güzel ahşap evleri ve çevresindeki cami, türbe, lonca çarşıları gibi tarihi eserleri, günümüze kadar "kent ölçeğinde korumasıyla" ünlenmiş tarihi bir ilçe. Ayrıca 1984 yılında UNESCO tarafından "dünya mirasları listesi"ne girmiş.
Burası da diğer favorim: Gül Evi. Burda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, içeri girdiğiniz anda sanki bir başka bir boyuta geçiyorsunuz. Kocaman bahçesi, çalan enfes müzikler, huzurla yayılabileceğiniz sedirleri... tekrar tekrar uğramak için bahaneler arıyorum!
İste benim gözümden Safranbolu böyle...
Daha anlatılacak çok yer, gezilecek çok sokak, tadılacak pek çok lezzet var tabiki. Ama onları zaten bütün gezi sitelerinde bulabilirsiniz :) bu da görkemce* gözüyle Safranbolu!
Araya giren minik tatiller ve yoğun iş temposundan dolayı istemeden bir ara verdim, ama bunu alışkanlık haline getirmemek gerek!
Güzel bir hafta sonuna başlarken size güzel bir Safranbolu yazısı yazayım dedim!
Doğduğum ve büyüdüğüm şehir olduğundan mıdır bilmem, ben Safranbolu'da huzur depoluyorum. Ara ara minik minik kaçamaklar yapıp ailemle ve sevdiklerimle İstanbul'un karmaşasından uzaklaşmak bizim için en büyük motivasyon sanırım.
Kısaca biraz tarihi bilgi vermek gerekirse;
Müze kent "Safranbolu", Batı Karadeniz bölgesinde Karabük iline bağlı, birbirinden güzel ahşap evleri ve çevresindeki cami, türbe, lonca çarşıları gibi tarihi eserleri, günümüze kadar "kent ölçeğinde korumasıyla" ünlenmiş tarihi bir ilçe. Ayrıca 1984 yılında UNESCO tarafından "dünya mirasları listesi"ne girmiş.
Bence sonbahar ve ilkbahar Safranbolu'nun tadını çıkartmak için en güzel zamanlar...
Şimdi bol fotoğraflı bir Safranbolu turu geliyor huzurlarınıza;
Arasta Çarşısı'nda minik dükkanlar yanyana dizilmiş durumda ve el emeği bir çok hediyelik eşyayı bu dükkanlarda bulabilirsiniz.
Safranbolu'nun en güzel kanyonlarından biri olan Tokatlı Kanyonu üzerine kurulmuş ve camdan yapılmış Kristal Teras, muhteşem manzarayı seyretmek isteyenler için harika bir mekan. Fotoğrafını çekemedim ama kanyona girmeden önce Tokatlı Kanyonu'na 100 metre mesafedeki İncekaya Su Kemeri'ni görün derim.
Yukardaki 2 fotoğraf, her gidişimde mutlaka uğradığım Gökçüoğlu Konağı'nın içinde yer alan Marmelat Cafe'den. Aslında butik pansiyon olarak hizmet veren bu şirin konağın bahçesinde yer alan cafede yeşilliklerin arasında kuş sesleriyle unutulmaz dakikalar yaşabilirsiniz.
İste benim gözümden Safranbolu böyle...
Daha anlatılacak çok yer, gezilecek çok sokak, tadılacak pek çok lezzet var tabiki. Ama onları zaten bütün gezi sitelerinde bulabilirsiniz :) bu da görkemce* gözüyle Safranbolu!
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)



































.jpg)
.jpg)